Reviews

önce şunu not edeyim çünkü sürekli kıyasa gideceğim gibi bir his var içimde; bugüne kadar okuduğum diğer orhan pamuk romanları: kara kitap, yeni hayat, beyaz kale. goodreads'in verdiği tarihlere göre 14 günde okumuşum kitabı ama sorsanız bana 4 gün gibi geliyor. diğerlerine göre çok daha akıcı çünkü. aslında şu an yaz tatilinde bir öğrenci olsam zaten bırakın dördü, iki günde bitirirdim. kara kitap'ı ve yeni hayat'ı okurken yaşadığınız o kitapla "dövüşme" hissi bu kitapta hiç yok. sanki kitapla birlikte cennethisar'da yürüyorsunuz. bu elbette kitabı kötü bir kitap yapmıyor ama şahsi kanaatimce hiçbir zaman kara kitap kadar iyi olamayacak olmasının sebebi de bu. kitabı okurken inanılmaz keyif aldım ama kara kitap'ı okurken yaşadığım o "şey", bunda yoktu ve olması da imkansızdı zaten. dolayısıyla çok sevdiğim ve zaman zaman aklıma gelecek bir kitap olacak, orası belli. bu 14 gün boyunca da kitabı okumazken sürekli aklımın bi köşesindeydi karakterler. kaldığım yerden nereye gideceklerini düşünüyordum. hatta bizzat karakterleri düşünüyordum. ve bitmesine rağmen yıllarca kafamı kıyıdan köşeden kurcalayacağını da şimdiden hissediyorum. çok dolu dolu bir hisle bırakıyor kitap sizi bittiğinde. aksi takdirde şimdiye kadar yeni bir kitabı açıp en azından bir paragraf okurdum zaten. yaklaşık 5 saattir ya kitabı düşünüyorum ya da internette kitapla ilgili yazılan review'ları okuyorum. çok dağınık gidiyor review, "e sen hep dağınık yazıyorsun zaten" diyeceksiniz ama bu sefer iyice dağıldım çünkü kitap da kurgu anlamında dağınıktı ve bunu yine kötü anlamda söylemiyorum. beş ayrı karakterin ağzından hem paralel hem de eskilerden hatırlayarak (ve bize katman katman sırlarını açarak) ilerleyen bir kitap bu. bir yönüyle bu çok keyifli. sürekli farklı bir karakterin bakış açısından hikayeyi takip etmek hem akıcılığı hem ilgi çekiciliği arttırıyor. ama bir yönüyle de o kadar kapılıp gidiyorsunuz ki sonunda ne olacağına kafa yormayı bir kenara bırakın, sonunda bir şey olup olmayacağını umursamıyorsunuz bile. yine karakter bazında hikayeye bakmamızı çok güzel sağlamış orhan pamuk, hiçbir karakteri okurken "aa bu diğeri gibi konuşuyor aynı" demiyorsunuz, beşi de nev-i şahsına münhasır yaşıyor ve anlatıyor. bi de orhan pamuk'un bana özel bir olayı var, şöyle ki; okuduğum şeyi yaşıyor oluyorum hep. yeni hayat'ı otobüste okumuş ve bitirmiştim. inanılmaz bir zevkti. bunu okurken de arşiv dosyalarıyla ilgili bir çalışma yapıyordum. faruk'un arşiv hikayelerini gereksiz bulan okurlar olmuş, belki de bu yüzden bana hiç öyle gelmedi. bir not daha: tabi ki en çok recep'i sevdim. "keşke sormadan sütü ısıtıp önüne koysaydım" yerinde boğazıma bir şey düğümlendi. bu kadar hor görülmüşlükle bu kadar sevgi dolu, kalbi temiz bir karakter olmayı nasıl başarmış diye düşünüp durdum hep. "unutsam da yeniden okusam" diyemeyeceğim çünkü yeniden okuyacak kadar unutacağımı sanmıyorum ama sessiz ev, tam olarak, kitaplıktan alıp karıştırıp karıştırıp tekrar koyacağım kitap olacak, orası çok belli. ek: altını çizdiğim yerler: (view spoiler)[ saçlarım. Birer birer dökülüyorlar. Vakit, diye mırıldandım, zaman dedikleri şey, dökülür. Durdum, fırçayı sırtüstü bıraktım: Kabuğu üstü devrilmiş bir böcek gibi yattı ve beni ürpertti. Her şeyi böyle bıraksam ben ve bin yıl kimse dokunmasa bizlere, her şey böylece bin yıl durur. Masanın üzerinde anahtar, sürahi, eşyalar: Ne tuhaf; her şey olduğu gibi yerinde, kıpırdamadan! O zaman düşüncem de biraz buz parçası gibi kaskatı kesilip renksiz ve kokusuz durur, dururdu. *** şu hikâye dinleme tutkusu, hepimizi kandırıyor, düşsel bir dünyaya sürüklüyor bizleri. Üstelik, hepimiz, kanlı canlı bir gerçek dünyada yaşarken... *** Ama kelimelerin insanı heyecanlandırdığı zamanlar da vardır, bilirim. Merhaba der biri, seni dinler, hayatını, sonra kendi hayatını anlatır, ben dinlerim ve böylece birbirimizin gözünden birbirimizin hayatlarını görürüz. *** Birlikte karşılıklı iki kişi susarsın da bazan karşılıklı konuşmaktan daha anlamlı olur bu suskunluk. *** ağabey-kardeş; sanki başlarının çevresinde biriktirdikleri o neşesiz hayat bulutunu ürkütüp kaçırmamak ve ciğerlerine daha çok mutsuzluk çekebilmek için hareket etmekten ve gürültü çıkarmaktan korkuyorlar. *** Ceylan'ı sevdiğimi düşündüm; ama çözümleyemediğim bir duygu onu benden uzaklaştırmaktaydı da: Sabahlara kadar yatağımda düşündüğüm gibi, ona kendimi anlatmam gerektiğini biliyordum, ama düşündükçe bu anlatılacak 'ben'in sanki hiç olmadığı aklıma geliyordu. Ben dediğim şey kutular içinde kutular gibiydi: Kendimde hep bir başka şey vardı sanki; o şeylerden sonra asıl kendimi bulup ortaya koyabilecektim belki, ama her kutunun içinden Ceylan'a olduğu gibi gösterebileceğim gerçek ve özgün bir Metin değil, onu gizleyen bir başka kutu çıkıyordu. Şöyle düşündüm; Aşk ikiyüzlülüğe sürüklüyor insanı, oysa âşık olduğuma inandığım için, ben, bu sürekli ikiyüzlülük duygusundan kurtulacağımı sanmıştım. Ah, bir bitse bu bekleyiş! *** İşte az gelişmiş ülkenin umutsuz toplumsal bilimi budur: Elimizdeki somut yapı kötü bir kopyası olduğu özgün yapıdan ne bakımlardan ayrılıyor? Kel bir kafa, bıyık, demokrasi ve sanayi açısından. *** Ne tuhaf aşk denen şey! Şimdiyi hiç yaşıyamıyorum sanki! Bir yandan, bıkıp usanmadan gelecekte ne olacağını düşünüyor, öte yandan da bütün hareketlerini ve sözlerini anlamlandırabilmek için olup bitenleri yeniden defalarca düşünerek geçmişte yaşıyorum. Üstelik bunun, o aşağılık heriflerin aşk diye böbürlendikleri şey olup olmadığını bilmiyorum bile. *** Hayata, o bir seferlik araba yolculuğuna bitince yeniden başlayamazsın, ama elinde bir kitap varsa, ne kadar karışık ve anlaşılmaz olursa olsun, o kitap, bittiği zaman, anlaşılmaz olan şeyi ve hayatı yeniden anlayabilmek için istersen başa dönüp biten kitabı yeniden okuyabilirsin, değil mi Fatma? (hide spoiler)]

Mükemmel.







